Trakya’da Bir Deniz Kızı

Deryada bir ceviz kabuğu gibi ordan oraya savrulan gemilerde denizciler, gözleri kör eden karanlıkta kendilerini karaya kavuşturacak bir ışık ararlarmış. Ümitsizliğin en cesurunu kuşattığı anda denizden bir deniz kızı çıkar; elinde dalgaların söndüremediği bir meşale, o önde denizciler arkada güvenli sulara kadar hepsine yol gösterirmiş. Sadece denizcilere görünen deniz kızı istese de karaya çıkamazmış.

İçinde “kız kulesi” olan hikayeleri hatılayın bir! Boğazdaki kız kulesini, Mersin’deki kız kalesini, Van gölünün orta yerindeki Akdamar’ ı hatırlayın. Hapsedildikleri bu kalelerden-kulelerden sevdiklerine ışığıyla yol gösterenler de bir deniz kızı değil miydi aslında ?

Abydos kıyılarında Hera, elinde meşaleyle Leandros’ u beklerdi. Hani bir fırtınalı gecede meşalesinin ışığı sönmüştü de Leandros’ u sular almıştı. Babası tarafından hapsedildiği adada elindeki meşaleyi babasının askerlerine kaptırmıştı Tamara da, sevgilisi gece kör karanlıkta Van gölüne kulaç atarken askerler fenerin ışığını söndürmüşlerdi. Işığını kaybeden aşık son feryadında sitem etmemiş miydi ? “Ahhh Tamara !” ( Akdamar adasının ismine dair efsane. )

Denizciler uzak ufuklarda onlar için bir ümit demek olan ışığı hep gözlemiş durmuşlar. Nice nice seneler sonra denizin dövdüğü kayalıkların, uçurumların başına koca koca fenerler yapılır olmuş. Bir çaktı mı fersah fersah öteden nurunu gösteren fenerler her biri… İşte o zaman deniz kızlarını unutmuş denizciler. Kendilerine ihtiyaç kalmadığını anlayan deniz kızlarıysa derin sulara dalmışlar, bir daha da göze görünmemişler.

Ama ben bilirim ki; o deniz kızlarından biri neredeyse bir asırdır gözler önünde ama sırrını ele vermemeye çalışarak İğneada’ da yaşıyor.

…Selvet Nine’ nin Fransız Feneri !

Selvet KUÇAK. Şimdilerde 90’lı yaşlarında. O henüz 5 yaşındayken, sınırı çizen Rezve deresinin hemen kıyısındaki Beğendik köyüne Bulgaristan’dan göçerler. 1866 yılında Fransız müteahitlere yaptırılan, bu yüzden de halk arasında Fransız Feneri de denilen, İğneada Limaköy’ deki fenere gelin gelmesi de daha gencecik bir kızken olur. O artık fenerin gelinidir.O Fransız Feneri’ne gelin geldiğinde feneri henüz kayınpederi çalıştırmaktadır.

Burası gelin geldiği Beğendik köyüne 15 km mesafede, Karadeniz’in hırçın sularının dövdüğü 40-50 metrelik derin bir uçurumun kenarında bulunmaktadır. Rivayet odur ki, Karadeniz’ e doğru sivri iğne ucu gibi bir burunla sokulan fenerin de bulunduğu bu tepeden sebep ismini almıştır İğneada. Tepenin bir ucu Beğendik yönünden Bulgaristan’a bakmatayken, diğer ucu içinde İğneada’ nın da bulunduğu ve bu tarafta denizin homurdanmayı nisbeten kestiği geniş bir koya açılmaktadır. Karadeniz’ in hırçın sularından kaçan denizciler için İğneada güvenli bir koydur ve Bulgaristan yönünden buraya ulaşmak isteyen gemiler tepedeki fenerin kılavuzluğunda burunu geçmek zorundadırlar.

İşte o tepedeki fener, Selvet Nine’nin Fransız Feneri’ dir.

Kayıpederi öldükten sonra feneri çalıştırmak görevi kocası Osman’ a kalır. Üç kızları olur Osman ve Selvet KUÇAK’ ın. Üstelik kızlarından birisi de fenerde doğmuştur.

İkinci dünya savaşı yıllarıdır ve eşi Osman ihtiyat askerliği için İstanbul’ a gider, burada hastalanır ve hayata gözlerini yumar. Eteklerinde 3 kız, yüreğinde kor ile fenerde bir başına kalır Selvet KUÇAK. Öyle bir kordur ki, eşinin mezarını bile bulamayacak sadece kara haberini alacaktır. İşte o andan itibaren eşi Osman’dan devraldığı fenercilik mesleğini tam 14 uzun yıl boyunca o yapmaya başlayacaktır.
Bu ıssız tepede rüzgarın ve dalgaların sesiyle, kol kanat gerdiği evlatlarıyla baş başa kalıverir birdenbire. En çaresiz hissetiği zamanlarda yalnızlığını ona unutturan fenerin mutlaka zamanında yapılması gereken işleridir. Nitekim o fenere, fener ona yaslanır. Gün inerken tenekelere boşaltılan gazyağı hazır edilecek, fenerin zembereği tokmağı kurulacak, bitmeyen gece nöbetleri birbirini kovalayacaktır.

Sanırsın ki, sırrını ancak gören gözlere veren bir deniz kızı karaya çıkmış zifir karanlıkta bir ışığı gözleyen denizcilere yeniden kılavuzluk etmektedir. Fenerin son çalıştıranı olan torunu Nihat Engin’ in o yıllardan naklettiğine göre ayda 60 lira kazanmaktadır.

Yalnızlık bazen adamı delirtir. Ama o kızlarına kızları da ona tutunur. Maaşıyla, bahçesine ekip biçtikleriyle eşinden yadigar bu fenerde onun yadigarlarını tüm tehlikelerden koruyup kollayıp büyütür. Bu süreç kimi zaman oldukça meşakatlidir de onlar için…

Yalnızlığını unutturanlardan biri de sihirli bir kutudan sihirli sözler fısıldayan radyosudur Selvet Nine’nin. O dönem için anlaşılması güç bu icat yakındaki Limanköy’ ün kızlarını da fenere doldurmaya başlar. Kendi kızları da yetişmeye başlamıştır nihayetinde ve onlar da Limanköy’ ün kızlarıyla arkadaşlık, aretlik etmek istemektedir. Alına al moruna mor bunca güzel kızın her gece şen kahkahalarla doldurduğu fener, yakınlardaki sınır birliğinden askerlerin de dikkatini çeker. Selvet Nine adına ve misafirlerine halel getirmemek için askerleri çok uyarsa da dinletmez. Komutanlarına şikayet edeceğini de söylese, gecenin zifir karanlığında kimi seçeceksin de kimi kime şikayet edeceksin ?

Bir gece fenerin pencerelerindeki demirlerini zamklı yeşilli siyahlı bir boya ile boyar. Limanköy’ ün kızları geldiğinde, pencerelerin demirlerine yapışan ellerindeki boya askerleri bir bir ele verir. Şikayetçi olmaması için yalvar yakar olur askerler. “Biz ettik sen etme Selvet Nine!” Ve, o günden sonra bir tanesi bile sokulamaz fenerin kıyıcığına.

Kızlarından Ülfet’ in kocası Mustafa Engin kayınvalidesinin 14 yıllık hizmetinden sonra fenerin işlerinin başına geçer. Takvimler 1960’ lı yılları göstermektedir. Ülfet, dedesinden sebep fenerci torunu, anasıyla küçük yaşta yetim kaldığı babasından sebep fenerci kızı, kocası Mustafa’ dan sebep fenerci karısıdır o saatten sonra. Fenerde doğacak 6 çocuğundan sebep fenerde “ana” olmaktan da o payelenecektir.

Kocası Mustafa’ nın okuma tutkusu inanılmazdır.Bir tek ilk kızı Sevim’ i okutamadığına hayıflanır. Diğer evlatlarınıysa okutacak, hem de gencin 3’ ünde yavrucakları kaldırıp giydirip besleyip, 3 saat yürüyüş mesafesindeki İğneada’ ya kadar mütemadiyen getirip götürecektir.

İğneada’ da modern hayatın simgesi görülen ilkler sebebiyle fener bu yıllarda da kendinden bahsettirmeye devam eder. Zaman denilen bilinmez hayali körükleyen yenilikleri ve değişimleriyle her gün başka bir yüzünü göstermektedir. 1968 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Zeynep Avcı’ ya verdiği röpörtajında; ilk elektriği, ilk televizyonu, ilk koltuğu, İğneada’ da gazeteyi-kitabı alan beş-on aileden biri olduklarını, ilk desenli çorabı kızlarının giydiğini anlatır Mustafa Engin.

Babasından fenerciliği oğlu Nihat Engin devralır. Üstelik de okumuş olmasına, büyük şehirlerin artık insanı cezbetmeye başlayan havasını hepsinden fazla solumuş olmasına rağmen fenerden kopamaz bir türlü. O da oğlunu ve kızını okuturken, dört kuşaktır didinilmiş onurlu bir kazancı kursaklarından geçiren fenerden kazandıklarıyla bu hayatı sürdürür.

Şimdi fenere otomasyonun gelmesiyle tepedeki feneri çevreleyen avlunun kapısına koca bir asma kilit vurup, İğneada’ ya yerleşmiş aile. Selvet Nine şimdi ilham olduğu fenere İğneada’ da uzaktan bakıyor. Nihat Engin ise, artık neredeyse her şey otomasyona bağlanmış olan doğup büyüdüğü tepedeki fenere ve liman girişindeki iki küçük fenere daha kontrol için gelip bakıyor.

Buna benzer bir hikaye ise, Marmara denizi kıyılarında bulunan Şarköy’ e bağlı Hoşköy beldesindeki, eski adıyla Hora Feneri’ nde yaşanır:

Hora Hoşköy’ ün mübadeleden önceki adıdır. Burada bulunan fener de İğneada’ daki Fransız Feneri’ nde olduğu gibi ondan sadece 5 yıl önce ( 1861 ) yine Fransızlar’ a yaptrılır. Her iki fener de Sultan Abdülaziz’ in kıyı emniyetine verdiği öneme atfen yapılan daha pek çoğundan sadece ikisidir. Ama birbirinden habersiz Trakya’ nın iki ayrı denizine kılavuzluk yapan fenerlerin neredeyse bütün öyküleri paralellik taşımaktadır.

Nihayetinde Hora Feneri’nde de 4 kuşak boyunca aynı ailenin fertleri görev yapar. Açık denizlerde, fırtına da boranda, zifir karanlıklarda fersiz kalmış denizcilere bir ümit ışığı sunarlarken, kendi hayatlarının da ışığını da güçlü tutmaktadırlar oysa.

Şimdi onlar da fenere otomasyonun gelmesiyle Hora Feneri’ ni terk edip, Hoşköy’ün içine yerleşmişler. Fenerin son görevlisi Mehmet Erhan da, aynı İğneada’ daki Nihat Engin gibi kıyıdaki yakın birkaç fenerin daha kontrolünü yapmak için haftada bir-iki defa ancak fenerlere uğruyor. Senelerce denizcilere göz kırpan fenerin ışığına tuhaf duygularla şimdi onlar uzaktan bakıyorlar.

Dedik ya söze başlarken:

…Bir zaman gelmiş deniz kızlarını unutmuş denizciler. Kendilerine ihtiyaç kalmadığını anlayan deniz kızlarıysa derin sulara dalmışlar, bir daha da göze görünmemişler.

Siz hiç deniz kızı gördünüz mü?

İyi bakın! Sırrını sadece gören gözlere (!) veren bir deniz kızına İğneada’ da raslayacaksınız. O tüm bu yaşanmışlıkların, birbirinden habersiz ama neredeyse birbirinin izdüşümü gibi iki ayrı fenerde yaşanan hayatların figürü olan, onurlu öyküsü dilden dile anlatılmayı hakeden, şimdilerde 90’ larını devirmiş Selvet Kuçak. Fransız Feneri’ nin Selvet Nine’ si…

Kaynak: www.trakyagezi.com – Dinçer Alabaşoğlu