Marteniçka

Marteniçka

Bir Balkan geleneği olan Marteniçka -ki daha çok Bulgaristan’da rastlarız- göçlerle ve uzun yüzyıllar bir arada yaşamış halkların kültür aktarımıyla Trakya’ya da taşınmıştır. Baharın gelişinin sağlık ve barış temennileriyle kutlandığı, halk takviminin en renkli yapraklarından biridir.

Marteniçka esas olarak kırmızı ve beyaz iplikçiklerden eğrilen bileklikler, yaka süsleri gibi objelere denir. Marteniçkalar düğme, boncuk, metal objelerle zenginleştirilebilir ya da insan figürleri taşıyan süslemelere sahip olabilir. Bazen bu süsler evlerin kapılarının üstlerine, bitkilerin dallarına vb…de asılır. Özellikle Bulgaristan’da Mart ayının gelişiyle her tarafta marteniçkalar satan hediyelik eşya dükkanları kendini hemen ortaya koyar.

Kırmızı beyaz ipliklerden marteniçkalar hazırlayıp bileklerine takanlar üç düğüm atarlar ve üç dilek dileyerek kırlangıçları ya da leylekleri gözlemeye başlarlar. Umulur ki, Mart ayı çıkmadan onları görürlerse bilekliği takarken gönüllerine yerleştirdikleri dilekleri de gerçekleşecektir. Mart ayı bitmeden kırlangıçları ya da leylekleri görenler bileklerindeki marteniçkaların düğümlerini çözeler ve taze bir bahar dalına asarlar.

En çok da sağlık ve barış dilenir. Bulgaristan’da bunun dayandırıldığı rivayet hoş ama bir o kadar da yürek burkucudur :

Rivayet odur ki; Bulgaristan’da uzaklara savaşa giden askerler sağlık durumlarını, savaşın seyrine dair bilgileri güvercinlerin ayaklarına bağladıkları beyaz ipliklerle evlerine haber verirlermiş. Posta güvercinleri ayağında beyaz ipliklerle yuvalarına dönerlerse, bilirlermiş ki savaş onların lehine sonuçlanmıştır.

Fakat güvercinlerin ayaklarındaki ipliklere kırmızı kan bulaşmışsa, sıladakiler bilirlermiş ki savaş aleyhlerine gelişmekte ve çok kayıp olmaktadır. İşte o zaman, “Vay ki vay…!”

İş bu sebeptendir ki; marteniçkalar takılırken barış ve sağlık-hoşluk dilekleri ilk sıralardadır. Ama her güzel ritüeli kendi kisvesine büründüren zaman bu geleneği de sömürerek, dileklerin yönünü “Ev,iş,araba, hamarat bir eş, sadakatli bir koca…”şeklinde evrimleştirmeye muktedir olmuştur.

Yine aynı coğrafyada marteniçkaların bileklere, yakalara takıldığı Mart günleri “Mart Baba” ya da “Mart Ana” denilen, elinde eteğinde bolluk bereket sürükleyen ululanmış bir kişiliğin tüm coğrafyayı dolaşarak baharı müjdelediği güçlü bir diğer söylencedir.

Aynı sahnelere dilek ağaçlarına, yatırların ebedi istirahatgahlarına bağlanan çul, çaput, bez parçalarında da raslamıyor muyuz ? Coğrafyalar, milletler, dinler farklı olsa da insanların en güçlü sığınağıdır “ümit etmek”.

Bahar bolluğun bereketin, sıkıntılardan ve hastalıklardan kurtulmanın da simgesi oluverir dolayısıyla. Çetin kış günlerinden sonra baharın gelişi müjde gibidir. Ve baharın bu müjde yüklü gelişi inançlar, gelenekler ve kültürün yüzyıllardır yoğrulmasıyla devşirdiği bir ruhla kutlanmalıdır artık.

Mart ayı içerisinde görülen ve ısınan havalara inat kışın soğuk elinin kapıya bir kez daha vurduğu soğuk günler olarak düşünebileceğimiz “Kocakarı Soğukları” muhtemelen ayın ortasına varmadan kendisini hissettirir. Eskiler “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır…!” atasözüne atıfla, “Mart Mart’lığını yine yaptı…!” derler.

Bazı halk takvimi araştırmacıları konuyu yanlış değerlendirerek “Mart Dokuzu” olgusunu da “Kocakarı Soğukları” gibi, Mart ayı içerisinde kendini gösteren soğuk günler olarak değerlendirir. Oysa burada bir değerlendirme hatası yapılmaktadır.

Anadolu coğrafyası da dahil olmak üzere Orta Asya, Mezopotamya ve Fars topluluklarınca “Nevruz” ( Yeni Gün ) olarak kutlanan gün, Balkan ve Trakya coğrafyasında karşılığını “Mart Dokuzu” denilen kutlama ile bulur. Rumeli’nin fethinden itibaren bölgeye iskan ettirilen çoğunluğu Yörük Anadolu halklarınca bu bölgeye taşınan bu gelenek, zamanla Anadolu’da ifade ettiğinden farklı bir şekle bürünmüştür. Daha naif, daha cılız bir kutlama olarak sadece hafızalarda “Nevruz” ismini saklı tutarak, bu bölgede “Mart Dokuzu” ismini kuşanmıştır. Miladi takvime göre karşılığı 21 Mart gününe denk düşmektedir.

Ritüeller üç aşağı beş yukarı aynıdır. Akşam üzerine yakın saatlerde kırlara çıkan insanlar, beraberlerindeki azıklarıyla “Halil İbrahim bereketi” dileyerek yer içerler. Azıklarını diğerleriyle paylaşırlar. Daha önce Edirne’deki “Cemre arama” geleneğinde bahsettiğimiz gibi, azık çantalarında haşlanmış yumurta bulundurmak, yumurta boyamak, yumurta tokuşturmak gibi adetler burada da kendini gösterir.

Trakya’nın bir başka köşesi olan Uzunköprü civarında ise Mart Dokuzu’nun hemen ardından gerçekleştiği uzun yılların gözlemleriyle sabit olan soğuk günler “Mart Dokuzu Soğukları” ya da “Babo Günleri”diye adlandırılır.

Cemrelerin düşmesinin ardından atasözleri ile günümüze aktarılan deneyimler halk takviminin en kıymetli kayıtlarıdır. Edirne’den derlenen bir atasözü göçmen kuşların gelmeye başladıklarını çok yalın bir dille ifade eder : “Cemre havaya, leylek yuvaya…”

Kırklareli’de yaygın bir diğer atasözü ise Kasım Günleri’ni kastederek leyleklerin gelişi ile ilgili şöyle seslenir zamanın ötesinden : “120’de ovaya, 130’da yuvaya…”

Kırklareli’nin Dokuzhöyük Köyü’nden derlenen bir diğer atasözünde; “Mart dokuzu, Mart dokuzu; salıver koca öküzü…”diyerek, besi hayvanlarının kırlarda kendilerine taze otlar bularak beslenebileceklerini farklı bir üslupla dile getirir.

“Havaya güven olmaz…!” der eskiler. Bu sebeple Mart ayının bitmesiyle havaların ilelebet güzel geçeceğine inanma gafletine düşmezler. Yine bir atasözüyle bu deneyimlerini zamanın ötesine fısıldarlar :

“Kork April’in beşinden, öküzü ayırır eşinden…!” Bu atasözünde April diye bahsedilen Nisan ayıdır. “April’in beşi” diye bahsedilen günlerin ise Nisan ortalarında görülen sıcaklık düşmelerinin gözlendiği günlere denk düştüğünü dile getirmeliyiz.

Kaynak www.trakyagezi.com Dinçer Alabaşoğlu

Sait Çetin

Sait Çetin Hakkında

Thrakis Doğal Yaşam ve Kampçılık kurucularından olan Sait Çetin 1986 Kuzey Trakya (günümüzde Bulgaristan’ın Şumnu ili) doğumlu bir Traktır. Eşi Nergis Bulgaristan’ın Asonovgrad Traklarındandır. Çocukluğunu sömestr dönemlerinde İstanbul’da taş binalar arasında, yazlarıysa Kuzey Trakya’da, köyünde geçirmiştir. Evden çok sokakta, doğada büyümüştür. devamı