KAMPÇISIN SEN KAMPÇI KAL

KAMPÇISIN SEN KAMPÇI KAL

Nurten 3Nurten Poslu/Eskişehir

18 Eylül Çarşamba günü Eskişehir’den İğne Ada’ya gitmek üzere 4 arkadaş yola çıktık. Yaklaşık 6 saat süren otobüs yolculuğumuz, ilk durağımız İstanbul’da sona erdi. İstanbul’da bizi karşılayan arkadaşımız ile 18.30’da İğne Ada’ya gitmek üzere tekrar yol aldık. Tam bir keşmekeş olan İstanbul trafiğinin içine düşüversek de İğne Ada’ya gideceğimiz için heyecanlı ve meraklıydık. Nasıl bir 4 gün bekliyordu bizi, nasıl bir güzellikti acaba Longoz Ormanları… Bu heyecan ve merakla 4,5 saat süren yolculuğumuzda keyifli geçti. Güzergâhımız üzerinde olan bir arkadaşımızı daha alarak Demirköy’e doğru ilerledik. Yolda atıştırdıklarımız haricinde kamp alanına vardığımızda yiyebileceğimiz bir şeyler almak üzere biraz alışveriş yaptık. Ve saat 23.00’te işte İğne Ada’daydık!

Erikli Gölü kenarındaki kamp alanına vardığımızda bizden önce gelen bir grup arkadaşımız çadırlarını kurmuş, ateş yakmış sohbet ediyorlardı. Heyecanla hemen onlarla tanıştık J Havanında artık iyice soğumaya başlaması ve iyice acıkmış olmanın vermiş olduğu gazla hemen çadırlarımızı kurduk. İlk defa çadırın nasıl kurulduğunu gördüğüm için çadırlarımızı kuran arkadaşım Tora’yı dikkatle izlemeye çalıştım. Aslında gayet basitti. Çubuklar birleştiriliyor ve çadır iskeleti kuruluyor, etrafına çakılan kancalara çadırın üzerine geçirilen kısım takılıyor. Dikkatli izlerseniz ikinci denemeyi başarıyla tamamlayabiliyorsunuz J Sonra hemen aç karnımızı doyurarak ateş başında biraz ısınıp uyuduk.

Nurten 4Ertesi gün, 19 Eylül Perşembe günü Longoz: Yeşil ve Mavi’nin Kardeşliği Kampının ilk günü. Sabah erkenden Mert Gölü’nün yakınlarında başka bir mevkiye kamp kurmaya karar verdik. Ve bütün kamp malzemelerimiz ile oraya taşındık. Kamp alanının düzenlenmesi ve var olan çadırların kurulup kamp alanın hazırlanması için kollarımızı sıvadık. Öğlene doğru gelmeye başlayan kamp katılımcısı arkadaşlarla tanışıp sohbet etmeye başladık. Son derece keyifli geçecek bir kamp olacak hissi giderek artmaya başladı içimde. Hemen küçük bir ekip etrafı keşfetmek üzere yürüyüşe çıktık. Karadeniz’in nerdeyse el değmemiş güzel bir sahilindeydik. Biraz deniz suyu iyi gelirdi herkes. Öylede oldu J Kamp alanına döndüğümüzde “Optik Başkan” hemen yaktığı küçük bir ateş ile çay kahve yaptı bize. Sonra ekibimiz daha da büyümeye başladı. Artık herkes kamp alanına gelmişti. Hemen ekiplere bölünerek orman içinde ateş için çalı çırpı toplamaya başladık. Akşam yemeğinin ardından kampların olmazsa olmazı tabiî ki kamp ateşini yaktık. Tanışma ve program üzerine sohbet ile devam eti gecemiz. Ancak ilk gün aldığım bol oksijen bende yoğun bir baş ağrısı yaptı. Hemen bir ağrı kesici alarak ağrımı hafiflettim. Eğer sizde bol oksijene alışkın değilseniz yanınızda mutlaka bir ağrı kesici bulundurun. Ertesi sabah erken kalkmaya karar verdiğimiz için fazla geç olmadan uyuduk. Daha doğrusu uyumaya çalıştık. Yaklaşık 02.00’den 05.00 sularına kadar köpeklerin saldırısına uğradık resmen. Çadırın içinde karanlıktasın. Etrafta deli gibi köpek sesi, sanki köpek yanı başında seni parçalamak için uluyor gibi geliyor insana. Ee bide çadırdan kafanı uzatıp neler oluyor diye bakmaya cesaret edemiyorsan J; biraz korku birazda merakla uyuyakalıveriyorsun. Sabah uyanınca işin aslını öğreniyoruz. Geceden kamp alanında bırakılan birkaç çöp poşeti ve buldukları yiyecek poşetini paylaşamayan köpeklerin sessizliğiymiş o. Buradan edindiğimiz dersle diğer gecelerde bütün çöpleri kamp alanından uzaklaştırdık ve yiyeceklerimizi de çadırların içlerine aldık.

Ertesi gün Trakya Üniversitesi’nden gelen hocalarımız ile birlikte Longoz Ormanlarında yürüyüşe çıktık. Bitki örtüsü ve ağaçlarla ilgili edindiğimiz yeni bilgilerle Longoz Meşelerinin arasında şen kahkahalarımızla dolu bir yürüyüş yaptık. Ormanın özelliği su basan olması. Yani yer yer bazı bölgelerde yılın belirli dönemlerinde göllerden ve denizden gelen sular birleşerek geçiyormuş. Bizde rastladık bazılarına. Su olmayan bölgelerde ortaya çıkan ağaç köklerini görmek ormanda olduğumuzu iyice hissettiriyor. Hatta bazen önümüze çıkan su birikintilerini bile aştık. Bir bölgede rastladığımız ağaçlara sarılan sarmaşıklar. Sanki bir film sahnesinde gibi hissediyor insana kendini. Öyle güzel ve büyüleyici ki. Hemen ölümsüzleştiriyoruz o anı. Ağaçların üzerindeki mantarlar… Enteresan. Hele kav mantarı mesela. İlk defa görüyorum bunu. Kayın, meşe, söğüt, kavak, ıhlamur gibi ağaçların gövdeleri üzerinde asalak yaşayan at tırnağı biçiminde büyük ve ağır bir mantar türüymüş. Ağaç mantarı olarak da bilinirmiş. Bazen 50 cm çapında olanlarına bile rastlanıyormuş. Ağaç gövdelerinin odun katını hızla çürüttüğünden, ormanlar için zararlı. Ama doğada ateş yakmak için çok işe yararmış. Ufalanmış olan kav parçacıklarının üstüne çakmak taşı ya da yanınızda varsa kıvılcım çıkaracak bir malzemeyle uzun ve sık üflemenizle kor kısa sürede oluşurmuş. Kav diye bir kibrit markası vardı bide dimi J

Bir sonraki gün Limanköy’e gidiyoruz. Limanköy, Kırklareli ilinin Demirköy ilçesi, İğneada beldesine bağlı bir köy. Limanköy yaklaşık 130 sene önce çoğunluğu Bulgaristan olmak üzere Balkanlardan gelen Türk göçmenler tarafından kurulmuş. Bölgede Türk göçmenler tarafından kurulan tek köymüş. İğneada koyunun doğal liman özelliğinden dolayı köyün adıda Limanköy koyulmuş. Beğendik Köyü’ne gidip oradaki köy kahvesinde çaylarımızı içerek, köylülerin termik santrale savaşını dinliyoruz. Bizde #direnlimanköy #direnbeğendik #direniğneada #direnlongoz #direnıstıranca ve TERMİK SANTRALE HAYIR diyoruz. Buradaki hoş sohbet ve moladan sonra Limanköy Feneri’ne doğru yol alıyoruz. Fener bembeyaz, arkasında masmavi deniz ve kokusu… Son derece hoş bir manzara ile karşılaşıyoruz. Burada mola verip yemeğimiz yerken aynı zamanda o bölgede yaşan arkadaşımız İsmail bize Fener hakkında bilgi veriyor. Limanköy Feneri, Kırklareli’nin Demirköy ilçesinin, İğneada beldesinde yer alan deniz feneri. İğneada Feneri adıyla da bilinen Limanköy Feneri, sınır ve rota feneri olarak iki ayrı görevi birden üstlenmiş. İğneada beldesine 4 km uzaklıkta bulunan tarihi fener, aynı zamanda Karadeniz’in en batısındaki deniz feneri. Sultan Abdülmecit döneminde, 1866 yılında Fransızlara yaptırılan fener, halk arasında Fransız Feneri olarak da bilinmekteymiş. Bir rivayete göre de bu fener kurulduktan sonra burada bir aile yaşamış. Türkiye’nin Bulgaristan sınırını aşınca karşınıza çıkacak olan ilk Bulgar köyü Rezova‘dan mübadele döneminde Beğendik Köyü’ne gelin gelen Selvet Nine yaşamış burada. Eşinin İstanbul’a gidip, orada da hastalanıp ölmesi üzerine Servet Nine resmen buraya hapsolmuş. Fener’in yanında karşılaştığımız Beğendikli Mehmet Amca’nın söylediklerine göre de, köyün kızları bu fenerin etrafında toplanırmış, köyün erkekleri de kızları görmek için Fener’e gelirmiş. Beyaz olan fenerin çevresindeki demirlere mavi boya sürülürmüş. Kızları görmeye gelen erkekler eliyle demiri tutuğunda maviye boyanan elden, tanırlarmış birbirlerini J

Nurten 2Limanköy’den dönüşte Longoz Ormanları’nın diğer kısmını keşfetmeye başlıyoruz. Tüm ekip uyarılıyor yerlere ve etrafınıza dikkatle bakarak ilerleyiniz diye. Daha 5 dakika geçmiyor ki, dikkatle yerlere bakmama rağmen fark etmeden küçük engerek yılanın üzerinden atlayıveriyorum. Arkadaşım uyarıyor. Sonra dönüp hepimiz yılanı tanımaya çalışıyoruz. Üzerindeki baklava dilimi desenlerden ve üçgen başından zehirli bir engerek yılanı olduğunu anlıyoruz. Onu doğasıyla baş başa bırakarak ilerlemeye başlıyoruz. Etrafımızdaki yeşil ağaçlar, ağaçlardan dökülüp yerde kuruyan sarı yapraklar ve Longoz Meşe’sinin dökülen kırmızı yaprakları… Güzel bir tablo. İğneada merkezine ilerledikçe ormanın içindeki ağaçlar seyrekleşiyor ve gökyüzü daha net görünmeye başlıyor.

Kamp alanına dönüp son gecemiz için kamp ateşimizi yakıyoruz. Bir yandan ateş üzerinde kızaran sucukları ve közde pişen patatesleri yerken bir yandan da çalan gaydayı dinliyoruz. Enteresan bir müzik aleti J Çok sevdim denilemez ama dinlemek ilginçti. Karnımız doyduktan sonra gitar, darbuka ve gayda eşliğinde yapılan müzik ile ateşin başında oynarken buluveriyorum kendimi J Böylece son gecenin de hakkını vermiş oluyoruz.

Güzel bir Pazar sabahına uyanıyoruz. Her ne kadar çadırda uyku tulumuyla falanda uyusanız da havasından olsa gerek uykunuz kanıyor ve zinde uyanıyorsunuz. En güzel yanlarından biride bu bence. Şehir hayatındaki yorgunluk ve atılamayan, biriken yorgunluklarla yorgun uyanmak hepimizin yakındığı bir durum olsa gerek. Arada bir kamp yapmak doğada uyuyup uyanmak bundan sonrada iyi gelecek! Kahvaltıda soğan içinde pişen yumurta var. Ve enfes bir lezzet. Fırsatınız olursa mutlaka denemelisiniz. 11:00 gibi kamp alanında bütün kamp malzemeleri ile ayrılıyoruz. Demirköy Belediye Başkanı’nı ziyaret ettikten sonra Dupnisa Mağarasına yol alıyoruz. Dupnisa Bulgarca delik anlamına geliyormuş. Mağara Demirköy ilçesinin Sarpdere Köyü sınırları içerisinde, köyün 5–6 km güneybatısında yer almakta. En önemli özelliklerinden biri Trakya‘nın turizme açılmış tek mağarası oluşu. Üç girişe sahip bir yeraltı sistemi olan mağaranın toplam uzunluğu 3200 m. Girişten itibaren ilk 1000 m’si sulu. Terlikle girmemenizi tavsiye ederim. Mağaradan çıkan kaynak Türk-Bulgar sınırı olan Rezve Deresini oluşturuyor. Girişlerden birincisi Dupnisa Dolin girişi. İkincisi kuru mağara olup iki ayrı girişle başlıyor. Üçüncü giriş Kız Mağarası, 60 derecelik bir eğimle başlıyor. Sarkıtlar, dikitler ve sütunlar yapılan ışıklandırma ile harika görünüyor. Yolunuz düşerse bence görmelisiniz bu mağarayı.

Mağarayı da gezdikten sonra Lüleburgaz-İstanbul- Eskişehir güzergâhında ilerleyen yaklaşık 10 saatlik yolculuğumuz son buluyor ve eve mutlu bir dönüş yapıyorum.

Sait Çetin

Sait Çetin Hakkında

Thrakis Doğal Yaşam ve Kampçılık kurucularından olan Sait Çetin 1986 Kuzey Trakya (günümüzde Bulgaristan’ın Şumnu ili) doğumlu bir Traktır. Eşi Nergis Bulgaristan’ın Asonovgrad Traklarındandır. Çocukluğunu sömestr dönemlerinde İstanbul’da taş binalar arasında, yazlarıysa Kuzey Trakya’da, köyünde geçirmiştir. Evden çok sokakta, doğada büyümüştür. devamı